Pazar , 9 Ağustos 2020

Isınan Ekonomiler: Türkiye

Artık kabul etmekte fayda var; ekonomimiz ısındı. Varolan büyüme modelinin sürdürülebilir olmadığını görmek zor değil. Diğer taraftan ekonomi ısındığı için pılımızı pırtımızı toplayıp banliyöye yerleşmemiz de gerekmiyor.

2010 Kasım ayından itibaren Merkez Bankası‘nın uygulamakta olduğu para politikası da çok net bir şekilde başarısız oldu. Faiz oranı artırması beklenen Merkez Bankası‘nın belki(!) politik baskı altında kalarak modern merkez bankacılığında pek de uygulanmayan mevduat munzam karşılıklarında art arda uygulanan artışlar sonuçlar irdelendiğinde pek bir işe yaramadı. Bu noktaya sonra değineceğim.

Şimdi en temel noktada başlayarak adım adım Türkiye’nin büyüme modelini inceleyim. İktisada Giriş derslerinde hepimizin bildiği bir formül var, harcamalar ile Gayrısafi Yurtiçi Hasılanın hesaplanması:

Y = C + I + G + ( X – M)
Gelir=Tüketim+Yatırım+Kamu Dengesi+Dış Ekonomik Denge

Dengeli bir büyüme için, yukarıdaki formülde bağımlı değişken olan gelirdeki artış oranı belirleyicilerinin artış oranları en azından birbirine yakın olmalı.

Son zamanlarda ekonomiyle ilgilenmeyen insanların da öğrenmek zorunda kaldıkları üzere, büyüme modelimizin katalisti tüketim. Tüketime dayalı bir büyümenin de orta vadede sürdürülebilir olması mümkün değil. Bu durumda Türkiye İstatistik Kurumu‘nun iç talep ile ilgili araştırmalarının detaylarına inmek gerekiyor.

TÜİK‘in çalışmasının sonuçlarına göre tüketimi artıran özel sektör yatırım harcamaları yani üretim sektörü yeni sermaye malları için harcamalar yapıyor, fabrikalara makineler alınıyor. Bunlar genellikle yurt dışı menşeli olduğu için ticaret dengesindeki bozulma meydana geliyor. Bu aslında iyi bir haber. Neden derseniz, üretim sektöründeki modernizasyon kapasite kullanımının artmasını anlamı geliyor ki bu da üretimin önümüzdeki dönemlerde büyümenin önemli bir katalisti haline gelebilir. Bu modernizasyonun olumsuz etkisi ise istihdamda yaşanacak olası düşüşlerdir. Bu arada yeri gelmişken değinelim, “2002’den beri büyüyoruz işsizlik neden azalmıyor” sorusunun da cevabı krizden sonra daha uygun borçlanma faiz oranlarını bulan sanayicilerin tesislerine kurduğu otomasyon sistemleriyle bir üretim etmeni olan emeğe eskisinden daha az gereksinim duymalarıdır. Bunun dışında çok farklı yorumlar da var tabi. Tabi hayatında TÜİK‘in internet sitesine bile girmemiş bir o kadar makroekonomi uzmanı var.  Ben uzman değilim, onu da söyleyeyim.

Konuya geri dönelim. Yazının başında Merkez Bankası‘nın para politikalarının başarısızlığından bahsetmiştim. TÜİK verileri bunu ispatlıyor. Geçtiğimiz yılın sonundan beri kredi mevduat oranı sürekli olarak yükselmiş ve %88’e ulaşmış (Durmuş Yılmaz tam tersinin gerçekleşmesini umuyordu). Ekonominin ısındığına yönelik en önemli endikasyon da bu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu‘nun sektörde alacağı daha mikro düzeyde önlemler söz konusu rasyoda umulan seviyelerin yakalanmasını sağlayabilir.

Sanayi ve Ticaret Bakanı olduğu dönemde kurlardan şikayetçi olan Zafer Çağlayan, -yeni Kabinede Ekonomi Bakanı- , bugün ne düşünüyor bilmiyorum. Geçtiğimiz aylarda kurlarda başlayan yukarı doğru hareket tebessümle röportaj vermesini sağlarken bugün Merkez Bankası döviz alım ihalelerini dondurmak zorunda kalıyor. Kur hareketlerinin yaratacağı en büyük sorun ise enflasyon olacak -grafikler yukarıda-.  Şu anda ithalat yapan ve açık döviz pozisyonu olan pek çok şirket yöneticisi zor durumda. (Bu arada bir enflasyon hedeflemesi olayımız vardı!, noldu ona).

Kur-ihracat ikilisine de değinmeden edemeyeceğim. Türkiye’de yorumcular genellikle bu ikiliden bahsederken kusursuz bir korelasyondan bahsederler. Ancak kurlardan ziyade verimlilik artışı sağlamak ya da daha kaliteli ürün/katma değeri yüksek ürün üreterek yurt dışı piyasalarda pazarlamak pek akla gelmez. Örneğin; tekstilde en çok rekabet ettiğimiz ülke olan Çin, –Dünya Ticaret Örgütü‘ne yapılmış sayısız şikayetimiz vardır- bize karşı müthiş bir maliyet avantajına sahip ve kuru 4-5 kat yukarı çekene kadar da muhtemelen bu avantajını sürdürür. Enflasyon endişemiz yoksa buyurun çekelim.

Avrupa’da krize de değinelim. En büyük ihracat kapımız da artık daralıyor. Yapılacak olan tasarruflar talepte daralma yaratacak. Bu arada özellikle otomotiv sektörü için çok üzülüyorum, zira Güney Kore, AB ülkeleri ile serbest ticaret anlaşması imzaladı ve otomotivde artık ciddi bir rakibimiz oldu. Biz ise henüz o anlaşmayı imzaladık, sebebi ise Kıbrıslı Rumların ürettiği portakalların Türkiye pazarına girecek olması (!).

Şuna da Göz Atın

COVID-19 ETKİSİNDE GELECEKTEKİ DÜNYA DÜZENİ

Yazar: Öğretim Görevlisi Yusuf Bahadır Kavas 2019 Aralık ayında başlayan ve salgın niteliği kazanarak tüm …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.