Arap Baharının Ağır Halkası: Suriye

Yayınlanma tarihi: Ağustos 14, 2011. Yazar:

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan oluşan ve MENA (Middle East & North Africa) dediğimiz bölge geçtiğimiz yıldan beri önemli bir değişim süreci yaşıyor. Bu süreç dahilinde çokça sefer şiddet olaylarına şahit olsak da Arap halklarının demokrasi arzusu geç de olsa bazı değişikliklerin yaşanmasını sağladı.

Bu değişimde en sancılı süreçler ise Libya ve Suriye‘de yaşananlar olsa gerek. Halihazırda NATO‘nun müdahale ettiği ve isyancılar ile Muammar Kaddafi‘nin silahlı güçleri arasında savaşın sürdüğü bir ülke Libya. Suriye’de, sınır komşumuzda ise acıklı olaylar yaşanmaya devam ediyor.

1980’lerde gücünü Sovyetler Birliği‘nden alarak Suriye’deki otoriter rejimin başında kalan Hafız Esad da bugün yaşanan katliamların çok daha büyüklerinin altına imzasını atmıştı. Özellikle Hama’da 1982’nin Şubat’ında 20.000 kişi öldürülmüştü. Geçtiğimiz günlerde de oğul Esat, babasının “geleneğini” devam ettirerek ancak babasınkine oranla “ufak çapta” kalacak olan bir katliamın altına imzasına attı. Suriye’de ayaklanmaların başlamasından itibaren hayatını kaydeden sivillerin sayısı binlerle ifade ediliyor, daha vahim tablo ise Hükümet güçlerince alıkonan tutukluların sayısına bakınca ortaya çıkıyor ve bunların insanların geleceği meçhul.

Suriye'de reformcu kanadı lideri Haithan al-Maleh Mart ayının başında ayaklanmalar sebebiye salıverilmek zorunda kalınan siyasi suçlulardan biri. Fotoğraf 16 Haziran'da İstanbul'da yapılan toplantıda çekilmiş.

Suriye'de reformcu kanadı lideri Haithan al-Maleh Mart ayının başında ayaklanmalar sebebiye salıverilmek zorunda kalınan siyasi suçlulardan biri. Fotoğraf 16 Haziran'da İstanbul'da yapılan toplantıda çekilmiş.

Öyle gözüküyor ki Başşar Esad uzun süre daha uluslararası çağrılara cevap vermeyecek ve katliamın faturası kabardıkça kabaracak. Meşruiyetini tamamen yitirmiş, otokrasi canavarına dönüşmüş liderin unuttuğu bir şey var, o da geçmişte Esad ailesini ve “icraatlerini” destekleyen Sovyetler Birliği‘nin ya da herhangi bir major siyasal gücün bulunmadığı. Diğer de yine Sovyet destekli-rejim ihraçlı oluşan Arap diktatöryalarının zaman içinde birer birer sistem tarafından yutulduğu.

90larda da Türkiye-Suriye arasında çıkan sorunlar aslında 80lerdeki terminolojinin mirasıydı. Terör örgütü liderini sınırları dahilinde barındıran Suriye, Türkiye ile akarsular da dahil pek çok konuda politik sorunlar yaşadı. 2000lerden sonra ise büyük bir evrim geçiren ikili ilişkiler tam bir ortaklığa döndü, hatta birikte askeri tatbikatlar yapıldı. Türk dış politikasının yönünü belirleyen “sıfır sorun” vizyonu Suriye ile başarılı bir şekilde yürütüldü.

Başlarda Başşar Esad yönetiminin devam ettiği ancak demokratik açılımların gerçekleştiği bir sınır komşusu bulmayı uman Türkiye’nin ise bugünden sonra ilişkilerde geri dönülmez bir eşikten geçtiği açık. Ancak atılacak adımları belirlemek ise hiç kolay değil. Uluslararası ilişkiler uzmanı Ceyda Karan köşe yazısında Türkiye için Suriye’nin yaşadığı bu süreci denklem içinde denklem olarak sıralamış ve cevabını yine dış politikalar adımlarımızla bizim belirleyeceğiz çok önemli soruları sıralamış:

  • Türkiye’nin dış politika paradigması olarak ‘komşularla sıfır sorun’; ticari ve kültürel bağlar üzerinden bölgesel aktör olma hedefi, olası müdahaleyle gömülecek mi?
  • Katar, Suudi Arabistan ve ABD’nin alttan alta kaşıdığı Suriye, ‘Beşar Esad’dan sonrası tufan’ görünümü sunarken, Türkiye’nin yeniden şekillenecek Şam’daki siyasi dengelere müdahil olmaması mümkün mü?
  • Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle birlikte ABD’nin desteklediği Sunni eksenli bir dönüşüm, azınlıkların direnişiyle karşılaşmaz mı? Bu dönüşümde Suriye’nin tek parça olarak demokrasiye geçebilmesinde Türkiye’nin dışında müdahil bir güç olabilir mi?
  • Daha iki ay öncesine kadar Beşar Esad ile bir demokratik dönüşümü destekleyen Türkiye, Suriye’deki muhaliflerde ne derece güven uyandırabilir?
  • Suriye’ye geri döndüğü belirtilen Müslüman Kardeşler’in Mısır’da olduğu gibi zemin kazanması halinde, Sünnilerin Nusayrileri hedef alacak olası rövanşizmini önlemenin yolu var mı? Türkiye, Esad yönetiminin etnik, siyasi ve sosyal destekçisi olan Nusayriler ve bir ölçüde Hıristiyanlar’ın hamiliğine soyunur mu? O vakit Türkiye’ye karşı başta İran ve bölgede çıkarları tehlikeye giren diğer ülkeler ‘Sen önce evindeki sorunları çöz’ demez mi?
  • Yumuşak karnı Kürt sorunu olan bir Türkiye, Suriye’de üstlenmek istediği olası misyonu ne ölçüde yerine getirebilir? Hele ki İran’ın en büyük müttefiki olan bir ülke yeniden dizayn edilirken, İran, Kürt kartını en güçlü şekilde kullanma şansına sahipken..?
  • Beşar Esad’ın iktidarda kalmayı başarması halinde Suriye’deki Kürt azınlık üzerinden kullanabileceği kozlar neler? Kuzey Irak’ta Kürt sorununu büyük ölçüde kendi lehine çevirmiş bir Türkiye için, Esad’ın eğer hakikaten varsa, Kürtler’e özerklik tehdidi ne kadar önemli olabilir?
  • Araplar’ın güvenini İsrail’e kafa tutarak yeniden kazanan Ankara, Suriye’yle iştigal ederken, İsrail ile ilişkileri nasıl şekillenir? Yeniden bir ‘ortaklık’ mevzu bahis olabilir mi? Bu durumda Türkiye’nin Araplar nezdindeki görünümü nasıl olur?
  • Zaten iç siyasi dengeleri hassas durumda olan İran’a güvence vermeden Türkiye’nin Suriye’de yeni statükoyu belirlemeye kalkışması, çok ciddi sorunlar doğurmaz mı?
  • Peki ya bu süreç İran’ın Hizbullah yoluyla iyiden iyiye müdahil olduğu Lübnan’daki karışıklıkların içine Türkiye’yi de çekerse ne olur?
  • Türkiye’nin Suriye’ye müdahil olmasının diplomatik ve siyasi mottosu ne olmalı? Seküler bir devlet mi öne çıkmalı, emperyal geçmişe mi vurgu yapılmalı, ılımlı İslam’a mı? Ya diğer kimlikler; ABD’nin müttefiki, NATO üyesi vs…?
  • Körfez bölgesindeki huzursuzluklar da hesaba katılırsa, Sünni ve Şii olarak bölünmenin iyice hız kazandığı Ortadoğu’da Türkiye’nin yaşayacağı olası başarısızlık ve Suriye’nin kan gölüne dönüşmesi ve hatta bölünmesi halinde çıkacak fatura ne olur?
  • Ortadoğu’da etnik coğrafya yer değiştirir, statüko adeta nüfusa ve demografik yapıya göre yeniden şekillenirken, (Irak’ta nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler iktidar olurken, Suriye’de iş tersine dönüyor) bu iş halihazırdaki üniter devlet yapısıyla nereye kadar gider? Ve bu dönüşüm aynı etnik coğrafyayı paylaşan Türkiye’nin kendi iç meseleleriyle mecburen yüzleşmesinin vesilesi olabilir mi?
  • Türkiye kendi içindeki sorunları çözmeden, yeni statükoyu belirleyecek baş aktör, bölgeyi düzenleyici ülke olabilir mi?

Bir zamanlar tatil bölgesi olan ancak son zamanlarda Başşar Esad'ın savaş gemilerine limanlık yapan Lazkiye (Latakia). Şehir hem karadan, hem denizden bombalanmakta.

Gelinen noktada ise Suriye ile sorunsuz herhangi bir ilişki kurmanın mümkün olduğunu söylemek çok zor. Cisr el Şuğur‘da yaşananların yansıması Türkiye’ye Hatay sınırından iltica eden Suriye vatandaşlarının acıklı hikayelerinde mevcut ve bunlar gibi binlercesi daha yaşanıyor. Ne Türkiye’nin, ne de Batı’nın bu yüzyılda otoriter rejimlerin yanında yer alması mümkün değil. Küreselleşme olgusu üzerine oturtulmuş dünya sistemi üzerinde, Suriye’nin de artık var olan ekonomik sisteme dahil edilerek hem domestik hem de global refah düzeyini artırıcı etkileşimde bulunmasının zamanı çoktan geçiyor. Bunun için de vakit kaybedilmeden aktif bir politika izlenmeli ve insan hakları, demokrasi gibi kavramları özümseyebilmiş bir Suriye neslinin yetişmesi için ödenmesi gereken bedeller gözardı edilerek sonuca ulaşacak hamleler atılmalı., Bosna-Hersek ve Halepçe’de yaşananların tekrarlanmaması için. Bölgesel liderlik gibi bir hedef güden Türkiye ise bu değişim en önemli katalisti olmalı.

Etiketler: , , , ,

Yorum Yaz