Euro Krizine Düşen Çin’e Sarılır…

Yayınlanma tarihi: Kasım 5, 2011. Yazar:

Yunanistan’ın borcunun yarısı silinecek…Avrupa Mali İstikrar Fonu’nun kapasitesi 1.000 milyar Euro’ya yükseltilecek…Bankaların sermaye yapıları güçlendirilecek…

26 Ekim’i 27 Ekim’e bağlayan sabahın ilk saatlerinde varılan bu üç uzlaşma noktası, şimdilik mali piyasaların ateşini düşürmüş gibi gözüküyor. Hemen hemen bütün borsaların yükselişe geçişi ile birlikte rahat bir nefes alındığı görüntüsü hakim oldu. Peki ama gerçekten Euro bölgesi, AB’nin geleceği, küresel geleceğimiz güvence altına alındı mı?

Korkarım ki yanıt biraz derinlemesine düşünmeyi becerebilen herkes için hayır.
Önce Yunanistan’ın borcunun silinmesiyle başlayalım.

Yunanistan’ın borç yükü, aslında bu ülkenin iflasını gerektiren düzeyde. Milli gelirinin yüzde 160’ı, rakamsal ifade ile 350 milyar Euro mertebesinde. Yunanistan’dan alacağı olan bankalar, bu alacaklarının yarısını silecekler; bu da 100 milyar Euro demek. Diğer AB devletlerinin bu anlamda vereceği katkı ise 130 milyar Euro seviyesini bulacak. Bu verilerin ışığı altında 2020’ye kadar geçecek zaman dilimi içinde Yunanistan’ın borç yükünün milli gelirinin yüzde 120’sine çekilmesi bekleniyor.

Hemen hatırlatalım, Euro alanına girmek için Maastricht Antlaşması’nın ünlü kriterlerinden birincisi, kamu borcunun milli gelirin yüzde 60’ını geçmemesiydi. Bu şekilde kurtarıldığı varsayılan Yunanistan’ın uygulaması gereken acı reçete ve Yunan ekonomisinin üretimden yana nasibini almamış olduğu dikkate alınırsa, ülkenin ciddi bir resesyon tehlikesiyle iç içe olduğu ve borçlarını döndürebilmek için büyümeye yönelik haklı hiçbir gerekçeye sahip olmadığı dikkate alınırsa, verilen sun-i teneffüsün başarı şansı tartışmaya çok açık.
İkinci olarak alacaklarının yarısından vaz geçen bankaların durumunu ele alalım. Geçtiğimiz ay içinde kredi derecelendirme notlarının düşürülmesi gerçeği ile tanışan bazı Fransız Bankaları’nın yanına yenilerinin eklenmesi an meselesi. Bu bağlamda zirveden çıkan bankaların sermaye oranlarının güçlendirilmesi mesajının ne kadar tatminkar olduğu da ayrı bir tartışma konusu olacağa benziyor. Bankaların Yunan alacaklarının yarısını silmeleri karşılığında düşecekleri durum, AB’nin bütününde zincirleme bir finans sistemi iflasına kadar işi götürebilir. Her ne kadar Avrupa kendi içinde stres testleri yapıp sistemin çok iyi olduğuna yönelik mesajlar veriyorsa da, bu testlerin ne kadar inandırıcı olduğu ayrı bir tartışma konusu. Öte yandan zirvenin hemen ertesi günü bazı Yunan Bankaları’nın kamulaştırılabileceği sinyalinin verilmesi, ister istemez, acaba AB Yunanistan’ı Euro alanından atmaya mı hazırlanıyor kuşkusunu doğurdu. Keza Sarkozy’nin verdiği demeçte, “Yunanistan’ı Euro alanına almakla hata etmişiz!” söylemi de bu kuşkuyu destekler nitelikte. Yunanistan’ı Euro alanının dışına çıkartıp Drahmi’ye dönmesi söyleminin duyulması halinde Yunan bankalarının içinin boşalmasına maksimum 2 gün verilirken, Drahmi’ye dönüş en iyi ihtimalle 6 aylık bir çalışmayı gerektiriyor. Dolayısı ile Yunan Bankaları’nın kamulaştırılması sinyali yabana atılacak bir gösterge değil.

Bir dip not olarak ekleyelim, doğal olarak Yunanistan’ın durumu Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de zora soktu. S&P GKRY’nin notunu BBB’ye düşürüp negatif izlemeye alırken üstü kapalı şekilde Yunan bankaları ile GKRY arasındaki organik ilişkiye vurgu yaptı. Diğer büyük soru ise Avrupa Mali İstikrar Fonu (AMİF) ile ilgili. Merkel’in hepimizi şaşırtan, “Avrupa’da savaş çıkar!” tehdidi ile birlikte, başta Alman muhalefeti olmak üzere bütün muhalif AB ülkelerini sindirdi ve AMİF’in kapasitesini 1.000 milyar Euro’ya çıkartma uzlaşmasının Zirve’den çıkmasını sağladı.

Hoş 1.000 milyar Euro dahi, büyük bir AB ülkesinin (İspanya, İtalya, v.b) ödeme güçlüğüne düşmesi halinde yeterli olmayacak. Bunun için biraz aşağıda değineceğimiz Euro krizine düşen Çin’e sarılır özlü sözünü üretmemize neden olan yeni bir görüntü ve beklentiyle karşı karşıyayız.

Ama öncelikle 1.000 milyar Euro’luk faturanın nelere yol açabileceğini kabaca anlamaya çalışalım. Şu an itibarı ile yukarıda verdiğimiz kamu borcu/milli gelir oranı kriterine uyan ülke yok gibi. Finlandiya ve Lüksemburg’u hariç tutarsak, bir de söylemeden geçmeyelim, müstakbel AB ülkesi Türkiye’yi de kritere uyanlar arasında saymamız gerekiyor, her ülke borç batağına sürüklenmiş durumda. Sesi yüksek perdeden çıkan Sarkozy’nin Fransa’sı yüzde 84’ü aşmış vaziyette ve her an kredi derecelendirme kuruluşlarından bir tokat yeme korkusunu yaşıyor. Mali istikrar fonuna yapılacak ek katkı, ülkelerin borç yükünün biraz daha artması anlamına geleceği oranda zaten kapıda bekleyen kredi derecelendirme kuruluşları ile, spekülasyonu fazlasıyla seven mali piyasa oyuncularını devreye her an sokabilir. Buna bir de kendi ulusal bankalarının sermaye yapılarını güçlendirme senaryosu katılınca, mevcut AB ülkelerinin neden “gönüllü dayanışma” senaryosundan, “zoraki dayanışma” senaryosuna geçtikleri anlaşılabilir hale geliyor. Doğal olarak Berlusconi’ye duyulan ve kısaca “yeter artık, tutumlu ol!” feveranına dönüşen Zirve hiddetinin sebebi de aynı anlaşılırlık içinde yerini buluyor. Yarın İtalya’ya kıyak çekmek zorunda kalınması halinde, fatura bütün Avrupa’nın üzerine yıkılacak.

Ama dedik ya, Euro krizine düşen Çin’e sarılır.Zirve’nin hemen ertesi günü ne olacak bu AMİF’in hali diye soru sormak için önünde gazeteci kuyruğu oluşması beklenen AMİF direktörü Klaus Regling’in Pekin semalarında olduğu haberi geldi. Durumun vehametini idrak eden AB liderleri, AMİF’in yetersiz olacağı görüşünden hareket ile, Euro meselesini küresel bir mesele olarak ele almak ve kendilerinin batması halinde dünyanın geri kalanının da rahat yaşayamayacağı mesajını vermek üzere, Regling’i derhal Çin’e gönderdiler. Amaç 3-4 Kasım tarihlerinde Cannes’da gerçekleştirilecek G20 Zirvesi’nde başta Çin olmak üzere bütün gelişen piyasalara sahip ülkeleri yeni bir AB nasıl kurtulur fonuna iştirak ettirmek. IMF şemsiyesi altında kurulması planlanan bu fona hiç kuşkusuz en büyük iştirakçi olarak da dış ticaret fazlasını ve elinde biriken 3.2 milyar dolarlık rezervi ne yapacağını bilemeyen Çin aday gözüküyor.

Regling’in Financial Times’a sızan ilk açıklamalarına göre ortada daha somut bir şey yok. Ama her an olabilir. Buna göre zaten AB ülkelerinin borçlarının 500 milyar Euro’sunu elinde tutan Çin’in, oluşturulacak bu fona seve seve 100 milyar doların üzerinde bir katkıda bulunmaya hazır olduğu.

Hani çok değil, Yunanistan krizi başlamadan 1, 2 yıl öncesine kadar “sarı tehdit” olarak nitelendirilen Çin’in kurtarıcı olarak görülmesine de hemen muhalif sesler yükselmeye başladı bile. 2012 Mayıs’ında yapılacak Fransa Başkanlık seçimlerinde en şanslı aday olarak gözüken Sosyalist Hollande, Çin’in olası yardımının tehlikelerine dikkat çekmekten geri kalmadı. Yapılan benzeri yorumlarda AB’ye bu kadar yüksek mali yardımlarda bulunacak Çin’in bunu karşılıksız olarak yapması beklentisinin gerçekçi olmadığının altı çiziliyor. Çin’in bu yolla dünya üretim tekelini eline geçirdikten sonra, şimdi de Avrupa pazarlarını ele geçirmenin anahtarını eline geçireceği geleceğe yönelik en önemli korkuların başında. Öte yandan Avrupa da bu denli yoğunlaşacak Çin parasının bir gecede kaçmaya kalkması halinde olacaklar konusunda da korku senaryoları şimdiden üretilmeye başlandı.

Çin açısından ise durum aslında oldukça açık. Bugüne kadar rezerv olarak tuttuğu ABD doları, Çin için giderek daha rahatsız edici olmaya başladı. Özellikle düşürülemez olarak addedilen ABD kredi notunun düşürülmesi ile birlikte doların ne kadar güvenli liman olduğu tartışması ile kendisini karşı karşıya bulan Çin, yatırımlarını çeşitlendirebilmek için bir yandan Euro alanını risk dağıtmak adına ehven-i şer görüyor, öte yandan, evet, korkulduğu gibi Avrupa pazarlarına giriş kolaylıkları elde etmenin peşinde… Çin’in üretim ekonomisinden hem üretip, hem tüketim ekonomisine bir günde geçemeyeceği gerçeği karşısında, Çin’in makulü, AB’nin korkusu olabilir.

Neyse, görüşlerimizin biraz daha netlik kazanması için hele şu 3 – 4 Kasım G20 Zirvesi’ni görelim, ardından edecek daha çok kelam buluruz herhalde…

Etiketler: , , ,

Yorum Yaz