Cumartesi , 25 Mayıs 2019

Gelişememekte Olan Ülkeler

Küresel finans sisteminin normalleşme yolunda atmaya başladığı adımlar gelişmekte olan ülkelerin tek tek vitrine çıkmasına ve kırılganlıklarının ölçülmesine neden oluyor. Geçtiğimiz yılın ortalarında Hindistan’da para birimi Rupi hızla değer kaybetmeye başladığında dünyanın gözleri Hint merkez bankasının atacağı adımlara çevrildi. Benzer gelişmeleri diğer Güneydoğu Asya ülkelerinde, özellikle Endonezya’da da gördük. Türkiye’de Gezi protestoları yaygınlaşmaya başladığında zaten herkes Fed’in parasal genişleme evresinin sonuna geldiğini konuşmakta olduğundan piyasalarda bir iki gün dışında global şoklardan fazlası yaşanmadı. Yılın sonuna yaklaştığımızda ise yolsuzluk skandalının patlaması sonrası hızla değer kaybeden Lira, Türkiye’yi vitrine koydu. Neyse ki Merkez Bankası, bazı Hükümet üyelerinin açık baskısına rağmen faiz silahını kullanabildi ve yeni dönemde daha işlevsel olacak bir para politikasına geçişi başlattı. Bugünlerde ise Ukrayna, Venezuella gibi ülkelerin vitrinde olduğunu görüyoruz. Daha sonra da Brezilya’nın gündemin ana maddelerinden birisi olması muhtemel.

Gelişmekte olan ülkelerle ilgili pekçok şey yorum yapılıyor. Bu yazıda da önemli bir ekonomistin görüşlerinden bahsedeceğim. Bu haftasonu Project Syndicate’te Harvard ekonomisti Dani Rodrik’e ait bir yazı yayınlandı.

Rodrik’e göre şaşırtıcı olan bugün gelişmekte olan ülkelerde yaşananların şaşırtıcı bulunması. Yazısının devamında ise ekonomistlerin gelişmekte olan ekonomilerden öğrenmesi gereken derslerden bahsediyor.

Öncelikle gelişmekte olan ülkelerin izleyeceğin seyrin tam olarak da bu olduğunu söylüyor Dani Rodrik. Bu ülkelerin yaşadığı coşkulu büyüme dönemlerinin arkasında yüksek emtia fiyatları, düşük faiz oranları ve sonu gelmeyecek gibi görünen dış finansman olduğunu belirtiyor. Gerçekten de konjonktür uzun zamandır gelişmekte ülkelerden yana oldu. Bu dönem sona ererken gelişmekte olan ülkelerin çöküşünden bahsetmek kelime israfından başka bir şey değil. Elbette ki bu döngü bitecektir ve gelişmekte olan ülkeler tekrar küresel sermayeye olanaklar sunar hale gelecektir. İşte gelişmekte olan ülkelerin değerlendirmesi gereken dönemler bunlar ve ancak böylelikle stabil ekonomilere sahip olabilirler. Türkiye’de bu dönem alışveriş merkezleri ve siteler inşa edilerek geçirildiği için ekonomimiz istikrara uzaktır.

İkinci eleştiri ise finansal küreselleşmeye geliyor. Açıkçası öğrencisi olsaydım sınav kağıdına ilk olarak bunu yazardım ki Dani Rodrik’in 90’lardan itibaren gelişmekte olan piyasalarda yaşanan deregülasyonları prematüre liberalizasyon olarak tanımladığını biliyorum (benim de sık kullandığım bir terimdir). Sonuç olarak sermaye akımlarının serbestliği derin olmayan piyasalarda sert oynaklıklarının yaşanmasına ve bunun makro tehditler ortaya çıkarmasına sebep oldu.

Üçüncü olarak değindiği nokta ise belki de en ilginci. Serbest dalgalanan kurların şokların etkisini azaltmada kusurlu olduğunu söylüyor. Aslına bakarsanız bu kur rejimleri şokların yaşanması gerektiği zamanda yaşanmasına izin vererek daha sonra büyük kasırgaların ortaya çıkışını engelliyor. Serbest dalgalanan bir kurun absorbe edebileceği şok, belirli bir aralıkta dalgalanmanın olduğu kur rejiminden para kuruluna kadar yer alan çerçevede yer alan rejimlerin yaratacağı şoktur. Örnek vermek gerekirse, serbest kur rejiminin uygulandığı ülkemizde 2.40’a dayanan Dolar / Lira kuru ancak TCMB’nin faiz müdahalesi ile durabildi. Piyasanın serbest olmasının getirdiği bir avantajdı bu fakat 2.40’a kadar giden yolda yaşanan şoktan ekonomiyi koruyamadı. İlerleyen dönemlerde tekrar benzeri durumların yaşanmasında TCMB’nin faiz silahını kullanmasını bekleyebiliriz ve fakat ne kadar etkin olacağı ise muammadır. Kur hareketlerinin regüle edildiği bir piyasa olsaydık ise ikinci el piyasada farklı kurlar, enflasyon, dolarizasyon gibi tehditleri yaşayacak ve 2001’deki gibi sonunda hızlı bir devalüasyon yaşayabilirdik. Bu tip rejimlerinin uygulanması hem politik, hem de ekonomik açıdan ciddi bir altyapı gerektirdiğinden, serbest kur rejimi uygulanabilecekler arasında en iyisi gibi gözükmektedir.

Dördüncü ve son olarak küresel ekonomik yönetimdeki koordinasyon eksikliğine dikkat geçiyor Rodrik. Gerçekten gelişmiş ülkeler özellikle de Avrupa, ciddi bir yönetişim sınavı verdi geçtiğimiz dönemde ve sonuç çok da başarılı olamadıklarını gösteriyor. Bugün de Fed’in para politikasının genişlemeciliğinin iç gelişmelere bağlı olarak ivme kaybetmesi çok kritik bir şekilde gelişmekte olan ülkeleri ateşe atıyor. Dünyayı kaosa sürüklenmeden öteleyecek şekilde ekonomik politikalarının koordinasyonu henüz mevcut değil. Halbuki özellikle 2008 krizi öncesine kadar bu alanda önemli adımlar atılmıştı (bu nokta Multipolarizm ile ilgili notlarımıza göz atmakta fayda var. Tam bu esnada ise Dünya Gazetesinde karşımıza şöyle bir haber çıkıyor: G20 gelişmekte olan ülkelerin kaygılarını taşıyor. Kaygılı olmakta gerçekten haklılar.

Bir blog postuyla bile üzerine uzun süre kafa yorulacak düşünceler paylaşabilmek de önemli bir meziyet olsa gerek. Bu konuda da Dani Rodrik takdiri hak ediyor.

Şuna da Göz Atın

Türkiye’nin ve Japonya’nın Tüketim Alışkanlıklarının Karşılaştırılması ve Etkileri / Yazar: Öğr. Gör. Yusuf Bahadır KAVAS

Japon ekonomisi 2. Dünya savaşından çıkmış olmasında rağmen Dünya’nın önde gelen ekonomilerinden birisidir. Kişi başına …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.