Cumartesi , 25 Mayıs 2019

Erdoğan Ekonomisi

Tayyip Dokrora

Uzun zamandır Türkiye ekonomisi üzerine değerlendirmelerde bulunmuyorduk blogda. Bununla birlikte on yıldan uzun süredir ülkenin yönetim  aklının şekillendirmiş ekonomik büyüme modelinin yarattığı çarpık sistem hakkında paylaşmayı düşündüğüm bazı fikirlere sahiptim. Econoscale adlı bir blogda yer alan “Erdoganomics and life after AKP” (Erdoğan ekonomisi ve AKP sonrası hayat) başlıklı yazı aslında sahip olduğum fikirleri çok iyi özetliyordu. Türkiye ekonomisi ile ilgilenen ve geleceği hakkında öngörülerde bulunmaya çalışan herkesin mutlaka okumasını tavsiye ettiğim bu yazı aynı zamanda benim için de bir önemli bir motivasyon kaynağı oldu.

Erdoğan’ın, ya da AKP’nin güttüğü ekonomi politikası yazıda otokratik kapitalizm olarak kategorize ediliyor. Öncelikle sosyal anlamda otokrasi kavramının Türkiye’nin şu anki haliyle uyuşmadığını zaten iyi niyetli ve aklıselim herhangi bir birey iddia edemez. Ekonomik anlamda da kapitalist sistemin elementlerini taşıyan, bununla birlikte tamamen Erdoğan’ın kişisel vizyonu ile şekillenen bir ekonomik yapımız var. Aslında serbest piyasa ekonomisinin en temel ilkesiyle -ki bu ilke anlaşılacağı üzere piyasanın serbest olması- çelişen bu durumu kapitalizm demek ne kadar doğrudur bilemem. Otokratik yapıdan bahsederken ise yazıda Başbakanın kamu adına yapılan ihalelerde bizzat belirleyici olarak rol almasına referans yapılıyor. Anlaşılan o ki, Türkiye, yine Erdoğan’ın kişisel tercihlerine göre, AB yolundan sapıp Şangay Beşlisine dönerken ekonomik yapının transformasyonu da bu sapmadan nasibini alıyor.

Büyüme saplantısı; ki bugünlerden televizyon seyredebiliyorsanız karşınızda bunun dışa vurumunu açıkça yapan bir Başbakanı halka seslenirken görmeniz olası. Kendisi ülke ekonomisinin ne kadar büyüdüğünden bahsederken mantık kurallarını hiçe sayarak ve karşısındaki kitleyle alay edercesine bunu yolsuzluk iddialarının gerçek olmadığına yönelik bir ispat olarak sunuyor. Oysa ki yolsuzluk iddialarına karşı, insanlar aynı ekonomik büyüme gibi devletin şeffaflaştırıldığını duymalılar ve görmeliler. Maalesef bu alanda hiçbir adım atılmadığı gibi yargıya yapılan müdahaleler ile birlikte devlet iyice karanlık bir yapıya bürünüyor. Bu yapı da tartışmalı projelerin belirli sermaye gruplarına ihale edilmesiyle ülke ekonomisi şekillendiriyor. Bu noktada büyüme saplantısına geri dönecek olursak, bu saplantı inşaat sektöründeki gelişmelerle sağlanıyor.

Gelişmekte Olan Ülkeler İnşaat Sektörü BüyümeleriTürkiye İstihdamın Sektörel Dağılımı

Yukarıdaki grafikler de inşaat sektörünün Türkiye ekonomisinin nasıl bir önemli bir yapı taşı haline geldiğini gözler önüne seriyor. Diğer gelişmekte olan ülkeler ile kıyaslandığında 2009’dan bu yana ülkemizin inşaat sektörünün büyüme hızı önemli bir ivme kazanmış durumda. Öte yandan istihdam tarafında da inşaat sektörünün öne çıktığını görüyoruz. Bir sektörün ülkenin ekonomik büyümesinde bu kadar önemli hale gelmesi haliyle de riskleri beraberinde getiriyor. İnşaat sektöründe olası herhangi bir kırılma ki, biliyorsunuz dünyanın her yerinde yaşandı, hem istihdam hem de büyüme tarafında ülke ekonomisinde doldurulması zor gedikler açabilecektir.

Ülkenin para politikası ise büyümeyi destekleyecek bir araç olarak kullanılıyor. Uzun zaman boyunca olması gerekenden çok düşük tutulan faizler aracılığıyla pek çok proje rahat bir şekilde fonlanabildi. Merkez Bankası önemli riskler gördüğü için politika faizini artırmadan piyasadaki faizleri artırabilmek için türlü türlü yollar denedi, bunun nedeni gördüğü siyasi baskıydı. Bırakın gelişmiş ülkeleri, dürüst ve zeki siyasetçilerin olduğu herhangi bir ülkede bile dile getirilmeyecek ifadeler bizim siyasetçilerimiz tarafından kullanıldı: “faiz lobisi”, “faiz oranlarındaki yükselişin enflasyonu artırması”, “merkez bankasının faizleri artırmaması gerektiğine inanıyorum” gibi.

Maliye politikaları da hükümetin temel dayanaklarından biri oldu. Yaşanan 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş’in ürünü olarak ortaya çıkan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı“nın esaslarına uygun olarak çok sıkı bir maliye politikası güdüldü. Maliye politikası bu kadar sıkı olunca yukarıda bahsettiğim projeler de tabii ki tasarruflarla finanse edildi. Yerli tasarrufların yeterli olmadığı ülkemizde de tabii ki dış finansmana ihtiyaç duyuldu ve bu konuda da gelişmiş ülke merkez bankalarının neredeyse bütün AKP dönemi boyunca çok gevşek para politikaları gütmesi hükumete çok yardımcı oldu. Sonuç olarak da ekonomik büyümenin ivme kazandığı bu dönemde, bütçe tarafı sıkı dururken cari açık rekor kırdı.

Bu özellikleriyle Erdoğan ekonomi modelinin sürdürülebilir olması mümkün değil. Zaten gelişmiş ülke merkez bankalarının likidite enjeksiyonlarını sona ereceği tarih yaklaşmakta. Bu tarihin yaklaşmasıyla birlikte ekonominin ana motoru olan inşaat sektörü oyuncularının projelerine fon bulabilmesi zorlaşacak, hatta belki de var olan kredileri yenileyemeyecekler. İşin en acı tarafı global ekonomik şartların gelişmekte olan ülkeler lehine olduğu bu dönemin yapısal reformlar yerine inşaat projelerin gerçekleştirilmesi. Hatta Erdoğan Türkiye’nin uzun vadede kalkınmasına katkıda bulunacak bu reformlar yerine kısa vadeli bir gelir kaynağı olan inşaat temelli ekonomi modelini tercih ederek vizyonunu ortaya koyuyor. Öte yandan raylı ulaşım sistemlerindeki gelişmeleri göz ardı edersek de haksızlık etmiş oluruz. Fakat çok sorunlu yargı sisteminin bağımsız ve daha etkin olacak şekilde dizayn edilmesi yerine büyük adalet sarayları inşa ederek; tasarruf oranlarını ve yatırım bilincini artırmak yerine gökdelen inşa etmeye dayanan finans merkezi hedefi koyarak; bilimsel, sanatsal ve bedensel anlamda belirli yetkinliğe sahip ve ülke ihtiyaçlarını karşılayacak bir eğitim sistemi oluşturmak yerine sık sık sistemi değiştirip okul binası inşa ederek; insanların ulaşım ihtiyaçlarını daha rahat sağlamasına yönelik bilimsel çalışmaları görmezden gelip rant amaçlı projeler oluşturarak çok değerli zamanımız boşa harcadık.

Peki gelecekte neler olabilir? Orta gelir tuzağı adı verilen iktisat kavramının en güzel örneklerinden birini veriyor Türkiye. Yukarıda yapısal reformlardan bahsetmiştim. Örneğin; bunlardan eğitim konusunu ele alalım ve Türkiye’nin aksine orta gelir tuzağını aşabilmiş ve önemli bir ekonomik büyüklüğe ulaşmış Güney Kore ile ülkemiz arasındaki farklara bakalım. Koreliler ortalama 11,5 yıl eğitim alırken biz 6,5 yıl eğitim alıyoruz, yani orta ikiden terkiz. Kantitatif farklarında yanında kalitatif farklarda ise durum daha vahim. Son dönemlerde sonuçları ülkemiz medyasında da yer almaya başlayan PISA sınavlarında ülkemiz OECD ülkeleri arasında en iyi ihtimalle sondan ikinci olurken Korelilerin en kötü derecesi ise ikincilikti. Koreliler eğitime verdikleri önemle son 50 yılın istikrarlı bir ekonomik büyüme kaydettiler ve bugün söylediğimde şaşırtıcı gelebilir fakat savaş sonrası ikiye bölündüğünde Güney Kore dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biriydi. Paragrafın başındaki soruya geri dönelim. Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor? Önümüzde siyasi yapıyı değiştirebilecek çapta gelişmelere gebe bir dönem olsa da ekonomik anlamda çok fazla değişiklik olmayacağını ve iktidar değişse de değişmese de uzun sürecek bir durgunluk döneminin başlayacağını öngörüyorum. Fakat ülkede yeterince zarar görmüş olan demokratik yapının onarılması ve böyle bir yapı içerisinde oluşan toplumsal refleksleri dikkate alarak ülkenin anayasal formasyonunun şekillendirilmesi ülke adına çok büyük bir kazanç olabilir. Bunun için de değişim gereklidir.

Şuna da Göz Atın

Türkiye’nin ve Japonya’nın Tüketim Alışkanlıklarının Karşılaştırılması ve Etkileri / Yazar: Öğr. Gör. Yusuf Bahadır KAVAS

Japon ekonomisi 2. Dünya savaşından çıkmış olmasında rağmen Dünya’nın önde gelen ekonomilerinden birisidir. Kişi başına …

3 yorumlar

  1. “tasarruf oranlarını ve yatırım bilincini artırmak yerine gökdelen inşa etmeye dayanan finans merkezi hedefi koyarak”

    Esasında yukarıdaki cümle çok önemli. Ataşehir’de binalar inşa ederek finans merkezi olunacağını zannedenler için uluslararası piyasaları daha iyi araştırmalı.
    Bir ülkenin başbakanı ben bu ihale tutarını beğenmedim dedikten sonra o ihale iptal oluyorsa o ülkenin finans merkezi olması çok zor. Zira o tutarı başbakan beğenmiyorsa ihale şartnamesine yazarsın asgari tutarı o tutardan aşağı kimse o ihaleye teklif edemez ve bankalarla kredi işine girişmeye başlamaz. Tabii bu da ilk cümlelerde bahsetmiş olduğunuz öz, hakiki, en gerçek “serbest piyasa” ile olur. Tabii yine belirtmiş olduğunuz el dost ilişkisine dayanan para hareketlerini kapitalizm olarak sananlar için bu çok zor.
    Sanırım bunun adı şu: https://eksisozluk.com/korporatizm–466894?p=2

    Bu arada orta gelir tuzagı hakkındadaha ayrıntılı yazınızı bekliyoruz.

  2. Tabloya bütünüyle bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.Bu yorum AKP yanlısı olarak yazmıyorum.Ancak AKP hükümeti seçilmeden önce Bankalar boşaltılmış,Ülke savaş ekonomisine benzer kriz yaşıyordu kimsenin devlete güveni yoktu.Dolayısyla yabanc ı yatırımcı ülkemize gelip yatırım yapmazdı.Kendi özkaynaklarımız yetermi? Ukraynada,Rusyada,gürcistanda ne kadar yeterli olduğunu zaman bize öğretti.İnşaat sektörü birbirine bağlı sektörlerle ülkenin ekonomik büyümesi için amiral gemisi.Ülkenizde geçmiş dönem ARGE yatırımları yağtığınız Uzun yıllar ve büyüksermayelerle katmadeğer sağlıyabileceğiniz sektörler yoksa yaratabildiğiniz markalar yoksa (ilaç sektörü ,otomotiv sektörüvs) inşaat sektörüyle büyümeyi gözardı edemezsiniz.Ortagelir tuzağını bende açıklamanızı rica edeceğim.

  3. Eğitim sistemimizle ilgili bir örnek vermek istiyorum.Yıllarca devlet okullarımızda liselerde ,üniversitelerde(hazırlık dahil) ingilizce eğitimi verilir .Belirli okullar haricinde bu eğitimleri alıp ingilizce bilen insanla karşılaşmadım.Madem bu sistem işe yaramıyor neden sistemi verimli işe yarar hale getiremiyoruz.Yabancı dili örnek verdim.Eğitim sistemimizde verilebilecek çok örnek var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.