Pazar , 17 Kasım 2019

Küresel Ekonomik Görünüm

ABD ve İngiltere’den ekonomik güçlenme emareleri fazlasıyla belirginken piyasalarında küresel ekonomik görünüm hakkında iyimser olması çok da şaşırtıcı değil. Fakat dünyanın geri kalanıyla ilgili olarak problemlerin devam ettiğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Eylül ayında ABD’de işsizlik hedef olarak güdülen oran olan %6’ya düştü. İngiltere ise yıllık %3,2 ile en yüksek büyüme oranına sahip gelişmiş ülke. Bu ülkelerde merkez bankası yöneticilerinin faizleri tekrar artırmak için gün saydığını hepimiz biliyoruz.

Fakat dünyanın diğer bölgelerinden kötü haberler gelmiyor değil. Bu haberlerden en önemlisi, belki de en şaşırtıcısı Almanya’nın hızla resesyona doğru ilerlemesi. İhracat verilerinin zayıf bir tablo çizmesi ve sanayi üretimi göstergelerinin beklentilerin çok altında olması Alman ekonomisinin art arda ikinci çeyrekte daralma ihtimalinin yüksekliğine işaret ediyor ki bunun ekonomi literatüründe popüler bir karşılığı var: “resesyon”. Dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi Japonya da ciddi risklerle karşı karşıya. Nisan ayında ülkede tüketime konan vergilerin olumsuz etkileri tahminlerin ötesine geçmiş durumda. Rusya ve Brezilya ekonomileri en iyi ihtimalle daralmayacak. Çin’de ise %7,5 gibi yüksek bir büyüme oranı planlanmasına rağmen gayrimenkul balonu, kredi patlaması ve prodüktivitedeki düşüş ekonomistlerin en çok konuştuğu konular.

Dünya Ekonomik Büyüme Oranları

Böylesine dengesiz bir görünümle küresel ekonominin sağlıklı olduğunu iddia etmek zor. Fakat ABD ve İngiltere dışındaki ekonomi zayıflama süreci geçici olabilir. Öte yandan finansal piyasalarda yeni korku hikayelerinin yaratılmasıyla bütün dünyanın tekrar dibi boyladığını da görebiliriz. Piyasadaki hakim görüş ise ekonomik zayıflığın geçici olacağı ve ABD’nin 2015’ten itibaren daha yüksek büyüme oranlarına ulaşmasıyla birlikte dünya ekonomisinin de tekrar şaha kalkacağı yönünde. IMF’in önümüzdeki yıl küresel ekonomik büyüme için öngörüsü %3,8. Olumsuz görüşler de yok değil. Bu görüşlerde de genellikle iki ana başlık altında toplanıyor. Birincisi, Euro bölgesinde krizin yatırımcıların sandığından daha uzun sürmesi, ikincisi ise tek taraflı düzeltmenin küresel ekonomide dengesizliği artırması ve doların değerlenmesiyle ilgili tehditlere kadar varan senaryo.

Euro bölgesinde krizin boyutları verilerin gösterdiğinden daha derin olabilir. Zira bölgede büyümeyi sağlayan ülke Almaya idi. Örneğin İtalya iki yıl süren bir resesyondaydı, Fransa ekonomisi ise aylarca pozitif bir büyüme sergileyemedi. Bu süreç boyunca da Almanya, Avrupa’da özellikle para politikası temelli bütün teşviklere karşı çıktı. Avrupa’da esasında hep bahsedilen bir yönetişim sorunu mevcuttu. Politika yapıcılar AB’yi tamamını kapsayacak bir reform planı üzerinde uzlaşamadılar. Gelinen süreçte iş dönüp dolaşıp Avrupa Merkez Bankası’nın yeni genişleme hamlesine bağlanmış durumda. Birkaç ay sürecek bu programın koca ekonomilere can suyu olup olamayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Avrupa’nın dışına çıktığımızda ise görüntü yine değil. Örneğin Japonya’da yukarıda da bahsettiğim gibi yeni vergi rejimi tüketimi törpüledi ki yapılmış planlar dahilinde Ekim 2015’te yeni vergiler uygulamaya konacak (belki de konmayacak). Gelişmekte olan ülkeler mercek altına alındığında ise düşen emtia fiyatlarının ve yavaşlayan Çin ekonomisinin pozitif bir tablo ortaya koymadığını söylemek gerekiyor.

İyimserlerin en önemli argümanı ise güçlenen doların ABD’ye yapılacak ihracatı ve dolayısıyla diğer ekonomileri destekleyeceği. Gerçekten de doların hem Fed’in para politikasını sıkılaştırması hem de ABD ekonomisinin büyümesiyle birlikte değerleneceği açık bir gerçek ki bu değerlenme süreci başladı bile. Dolar şu anda Euro’ya karşı iki, Yen’e karşı altı yılın en yüksek seviyesine ulaşmış durumda. Bu gelişmeler zayıf ekonomiler için iyi haber anlamına geliyor. Artan ihracatları ekonomilerini daha çok destekleyecek, ayrıca kur etkisi, iç pazara yönelik arzın azalması gibi faktörler deflasyonla mücadeleyi kolaylaştıracak. Tabi bu riskleri de beraberinde getiriyor, özellikle de gelişmekte olan ekonomiler sınıfında yer alan ülkeler için. 2008’den sonra bu ülkelerin Dolar cinsinden borçları ABD’nin para politikalarının etkisiyle hızlı bir şekilde arttı ve bu piyasalarda ihraç edilen tahvillerin şu anda %70’i ABD Doları cinsinden. Ayrıca kurlardaki bu hareketler sadece gelişmekte olanların değil, Avrupa ekonomilerinin de atması gereken yapısal reform adımlarını geciktirici etkiye sahip.

Özetle, ABD ve İngiltere dışında kalan ve nispeten dünyanın daha zayıf grubunu oluşturan ekonomileri için reçete basit: Kendi kendinizi iyileştirin! ECB genişlemeci adımlar atmalı, Japonya’da vergi planını ötelemeli, tasarrufu yeterli, cari fazlası olan ülkeler reformlara yönelerek daha fazla altyapı yatırım yapmalı. İyi diye nitelediğimiz ABD ve İngiltere bile parasal sıkılaştırmada erken adımlar atmaktan kaçınmalı, zira işlerin yolunda gitmesini engelleyecek pek çok katalizör hala mevcut. Yazı boyunca bahsetmedik ama tasarruf açığı olan, dış ticarette sürekli zarar eden, yapısal dönüşümü gerçekleştirecek politik zihniyetten yoksun Türkiye ise zaten gerçeklerle yüzleşecek.

Şuna da Göz Atın

TÜRKİYE’DE FİNANSAL OKURYAZARLIK GERÇEĞİ VE ALINABİLECEK ÖNLEMLER / Yazar: Öğr.Gör. Yusuf Bahadır KAVAS

Finansal okuryazarlık bireylerin tasarruf ve tüketim dengesini kurabilmeleri, doğru yatırımlara yönelmeleri ve kendi bütçelerini yapabilmeleri …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.