Pazartesi , 10 Aralık 2018

2016: İflasların Yılı Mı?

Söz konusu devletlerin iflası olduğunda hemen hemen herkesin aklına bir yönetimin sahip olduğu borcu tamamen reddetmesi ilk akla gelir. Fakat biz kredi derecelendirme kuruluşlarının tanımlamalarından ve okuduğumu Yunanistan haberlerinden de biliyoruz ki vade uzatımı, kupon ödemelerinin azaltılması, ödemesiz geçen süreler ya da traşlama diye bilinen nominal değerlerin azaltılması da iflas süreçlerinin bir parçası oluyor. Ekonomistlerin tahmini 2016 yılında pek çok iflas haberi okuyacağımız yönünde.

Küresel ekonominin diğer özelliklerinde olduğu gibi borç birikimi ve iflaslar da belirli çevrimler halinde tekrarlanmakta. 1800 yılından beri küresel ekonomik bu şekilde bir kaç iflas döngüsüne de maruz kaldı. İflas tecrübesi yaşayan ülkelerin oranının belirli salınımlar halinde %0 ile %50 arasında gidip geldiğini aşağıdaki grafikten görebilirsiniz. İflassız geçen 10 ve 20 yıllık zaman dilimlerinin olduğu bir gerçek fakat bu süreçler de genel olarak yeni iflas dalgaları tarafından takip ediliyor.

İflas Eden Ulkelerin Orani

Gördüğümüz son büyük iflas dalgası 80’ler ve 90’larda gelişmekte olan ekonomilerin yaşadığı borç krizleri oldu. Ülkelerin büyük bölümü 90’ların ortasında borç sorununu atlattı fakat özellikle en düşük gelir grubunda yer alan ülkeler kronik iflas sorunlarıyla mücadele etmeye devam etmek zorunda kaldı. Bu gibi ülkelerde yaşanan mali krizler, kredi piyasalarının çok da büyük olmaması nedeniyle halının altına süpürülebiliyor. Öte yandan küresel ekonomik koşulların kötüleşmesiyle dönemlerde bu ülkelerin zaten var olan sürdürülemez mali politikaları yeni krizleri tetikleyebiliyor. Emtia fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar ve büyük ekonomilerin faiz oranların değişimlere gitmesi bu ekonomik koşullar arasında gösterilebilir. Sermaye akımlarının artmasıyla başlayan süreçlerin acı bir şekilde borç krizleriyle bitişlerinin pembe dizi senaryolarını aratmadığını sözlerimize ekleyelim.

2016 yılına geldiğimizde de ufukta yeni iflasların görülebildiğini not etmek lazım. Bazı ülkeler için sorunun temelinde iç borç dinamikleri yatmakta. Örneğin, Ukrayna. Bu ülkenin durumu tartışmasız şekilde istikrarsız, kötü bir borç profili var fakat Ukrayna yüzünden genel bir tablo ortaya koymak da hata olur. Yunanistan’da ise sorun aksine çok da bildik cinsten. Yunan hükümeti sürdürülemez bir seviyeye ulaşana kadar borçlanmayı sürdürdü ve yeni borçlanmalarının yapılamamasıyla birlikte eski borçlarını ödeyemez hale geldi. Geçtiğimiz temmuz ayı içerisinde süren yoğun görüşmeler arasında Yunanistan IMF’ye olan borcunu ödeyemedi ve iflas eden ilk “gelişmiş” ülke oldu. Sonuç, Yunanistan’ın Avrupalı ortaklarıyla yeni bir anlaşma imzalayarak Başbakan Tsipras’ın yeni (ve zor) yapısal reformları uygulaması ve derin bütçe kesintileri sözü vermesi oldu. Maalesef, sorunları bir kez daha halının altına sürüldüğünü belirtmekte fayda var. Ekonomisi ciddi tehlike altında olan bir başka ülke de Porto Riko. Ülkenin acilen 73 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırması gerekiyor. Borçlarının bir kısmının yeniden yapılandırılması için bir takım anlaşmalar yapıldı ve fakat bu Porto Riko hikayesinin sadece başı.

Geleceğe yönelik olarak en büyük risk tahmin edilebileceği üzere küresel ekonomide yaşanan hava değişiminden etkilenecek  olan gelişmekte olan ülkelerde. Çin, kendi altyapı balonunu şişirdiği süre içerisinde çok büyük miktarlarda emtia ithalatı gerçekleştirdi ve fiyatları yukarı çekti. Bu da emtia üreticilerine büyük büyüme oranları sağladı ki bu ülkelerin başında Brezilya geliyor. Çin’den yapılan borçlanmalar ve düşük Amerikan faizlerinin sağladığı sermaye akımları gelişmekte olan ülkeleri daha da güçlendirdi. 2008-09 küresel mali krizi sonucu ortaya çıkan “teğet geçişleri” saymaz isek gelişmekte olan ülkeler 2013’e kadar süren krizsiz bir on yılın tadını çıkardı. ABD’de para politikasının normalleşme sürecine girmesi ve Çin’in yavaşlaması ile birlikte başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarında yaşanan düşüş sermaye akımları bolluğunu bitirdi. Gelişmek olan ülke para birimlerinin hemen hepsinin belirgin oranlarda devalüasyona uğradığını ve bu ülkelerin yabancı para cinsinden borçlanma maliyetlerinin arttığını gördük. Yine bu ülkelerde ekonomik büyüme motorunun uzun vadede en önemli sac ayağı olan yatırımların azaldığını gördük.

Tarihsel açıdan değerlenme yapmak gerektiğinde gelişmekte olan ülkelerin çok büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu belirtmek gerekiyor. Pek tabii ki, geçmişin aksine bu kez bu ülkelerin risklere karşı daha dayanıklı olma ihtimalleri var fakat bu ihtimali göz önünde bulunduran yatırımcı sayısı pek az gibi.

Şuna da Göz Atın

Yeni Nesil Ödeme Sistemleri

Dijitalleşen dünyada internet artık bütün şirketler için önemli bir satış ve pazarlama kanalı. Bugün özellikle …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.