Pazartesi , 10 Aralık 2018

Neo-Fisher Yaklaşımı

Ülkemizde son dönemde iktisadi alanda yapılan en hassas tartışmaların konusu enflasyon ve faiz oranları arasındaki ilişki. Neo-Fisher yaklaşımı, yani Fisher yaklaşımının güncellenmiş versiyonu bu tartışmaya son derece farklı bir pencereden bakıyor ve net olarak kısa vadeli nominal faiz oranlarının uzun vadede yüksek enflasyona neden olduğunu öne sürüyor. Evet, ülkemizdeki bazı politikacıları da destekler nitelikte.

Neo-Fisher Yaklaşımı

Öncelikle Fisher Yaklaşımında kısaca bahsedelim. Bu görüş, reel faiz oranının para politikası önlemlerinden, daha da spesifik olarak da nominal faiz oranının ve beklenen enflasyon oranından bağımsız olduğunu öne sürer (Bu aradaki reel faiz oranı, ilgili para biriminin satın alma gücündeki artışa işaret etmektedir). Reel faiz oranı, ekonomik birimlerin sosyo-psikolojik durumuna ve kurumsal yapıya bağlıdır, bu da uzun vadede değişmeyecektir. Dolayısıyla,  (bu noktada reel faiz oranı formülünü aklımıza getirelim) nominal faiz oranları ve enflasyon oranları birlikte hareket edecektir.

Neo-Fisherci Yaklaşım ise görüldüğü üzere aynı düşünceyi hemen hemen devam ettiriyor. Anlaşılacağı üzere geleneksel olarak kabul edilen görüşe tamamen ters.

Epeyce de bir eleştiri alan bu görüş, son zamanlarda daha rahat ifade ediliyor, zira 20 yıllık Japonya, 5-6 yıllık ABD de örneği gösteriyor ki nominal faiz oranları ne kadar düşük tutulursa tutulsun enflasyon yükselmeyebiliyor.

G7 Ülkeleri - Neo Fisher Yaklaşımı

Özellikle, Japonya örneği destekleyici görünüyor. Fakat, bu örnekte demografik ve diğer kültürel özellikleri göz ardı etmemek lazım.

Japonya-NeoFisher

Neo-Fisher yaklaşımının teorik altyapısı konusunda bu tezin savunucuları arasında da bazı ayrışmalar yaşanabiliyor. Yukarıda anlattığım gibi klasik Fisher yaklaşımı ve rasyonel beklentiler teorisi karışımı bir teori yumağıyla bu tezi savunanlar varken işin içine mali politikaları da dahil edenler var. Şöyle ki, nominal faiz oranları arttığında, tahvil ihraç eden devletlerin faiz yükümlülükleri de artacak, bu da harcamalar aynı seviyede kalsa bile nominal olarak daha fazla borçlanmalarına sebep olacak. Artan borçlanma, para arzını etkileyecek ve enflasyon oranlarını yukarıya çekecektir.

Açıkçası 2000’lerin başındaki Türkiye örneğinin bu tezi tamamen hatalı çıkardığını düşünüyorum. Hiper-enflasyonla uzun süre yaşamış Türkiye, merkez bankacılığından enflasyon hedeflemesine geçti ve piyasanın güvenini kazanabilen bir program ortaya koydu. Bu program ile de borçlanma maliyetleri hızla düşmeye başladı. Türkiye özelinde bir yorum yapmak gerekirse, aradığımız şeyin bu teoride olmadığını söylemek mümkün. Ancak şu da var ki kültürel kodlar ve demografik nitelikler, iktisadi değişkenler üzerinde büyük belirleyiciliğe sahip olabiliyor.

Şuna da Göz Atın

Yeni Nesil Ödeme Sistemleri

Dijitalleşen dünyada internet artık bütün şirketler için önemli bir satış ve pazarlama kanalı. Bugün özellikle …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.